• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
ŞEYH HAYDAR BABA
Üyelik Girişi
Site Haritası
Takvim

Hayatı

ŞEYH HAYDAR  BABA(K.S)

( Kadiri ve Nakşibendi tarikatı şeyhi )

(1906-1979)

 

Çocukluğu, Tahsili ve Manevi Gelişmesi:

             Haydar baba (k.s.) 1906 yılında Elazığ’ın Palu ilçesinde doğdu. Babası Cemil Efendi oğlunu küçük yaşlarda iken kendisiyle beraber zikir meclislerine götürürdü. Oğlunun da kendisi gibi derviş olmasını isterdi. Haydar babanın tasavvuf yolundaki temelinin atılmasında babasının önemli katkıları olmuştur. Cemil Efendi, oğlunun ilmi bir eğitim alarak önce alim olmasını daha sonra da tasavvufa yönelmesini çok isterdi. Bu nedenle Haydar babayı ilim tahsili için Cimşidiye Medresesine gönderir. Haydar baba 6-7 yaşlarında iken annesini, 10 yaşındayken de babasını kaybeder. Yaşı küçük olmasına rağmen babasına hastalığı süresince hizmet ederek çok dua almıştır. Haydar Baba yıllar sonra oğlu Cemil Efendiye “Baba duası çok önemlidir, ben bu manevi dereceyi babamın duası sayesinde aldım” demiştir.

 Babasının vefatından sonra ablası Leyla hanımın yanında kalır. Eniştesi berber Osman Efendinin yanında çıraklık yaparken, Cimşidiye Medresesi’nde Molla Selim hocanın derslerine devam eder. Molla Selim’in dersleri ufkunu genişletir ve adeta hayatı burada şekillenir. Bir gün hocası ders anlatırken “İhlas suresini okumak, Kuran-ı Kerim’i hatim etmek kadar fazileti vardır” deyince, anne ve babasını kaybetmenin üzüntüsü içerisinde olan Haydar Baba, bu sürenin manevi kucağına sığınarak, üveysiliğin dersi olduğunu bilmeden gece gündüz ihlas suresini okumaya başlar. İhlas süresini okumayı günlük on bine kadar yükseltir. Çocuk yaştan itibaren çektiği bu ders sayesinde Veysel Karani hazretleri maneviyatta kendisine sahip olur ve yardım eder.
Haydar Baba’nın çocukluk arkadaşları: ”Bizler sokakta arkadaşlarımızla oyun oynarken, o berberde çırak olarak çalışıyordu. Eli ile iş görürken, dudaklarıyla da sürekli bir şeyler mırıldanırdı. Boş kaldığı zamanlarda, insanlar kendisini meşgul etmesin diye sırtını caddeye dönerek dualar okumaya devam ederdi.” derlerdi.
           Haydar Baba hazretleri on altı yaşlarında iken bir gece namazından sonra başından geçenleri şöyle anlatır: “seccademin üzerinde oturmuş ihlas suresini okuyordum, sonra kapı açıldı ve yanıma tanıdığım birinin sıfatında bir adam geldi. Yerden kalkmama fırsat vermeden arkadan beni kucakladı ve sıkmaya başladı. Bu gelenin o zatın suretine girmiş bir şeytan olduğunu anladım ve ihlâs suresini okumaya devam ettim. İhlas suresini okudukça şeytan küçülmeye başladı, küçüldükçe arkamdan ön tarafıma geçti ve kapıştık. Sonra ufak bir parça haline geldi. Yerdeki şeytanı ayağımla ezdim. Başımdan geçen bu olaydan sonra ve okuduğum kitaplardan da anladım ki çok zahmetli ve meşakkatli olan bu yolda yürüyebilmek için bir mürşidi kamile, yani bir yol göstericiye ihtiyaç vardır.”
Haydar Baba on yedi yaşında iken Palu’nun Sağuna (Andılar ) Köyünde molla Kasım hocanın oğlu kadiri tarikatı şeyhi Hacı Mehmet Baba (Hacı Baba)’dan tarikat dersi alır. Tarikata intisabıyla beraber, kalbindeki zikrullah aşkı daha da şiddetlenir. Şeyhinin verdiği 100 Estağfirullah,100 Salavatı Şerife, 1000 Kelime-i Tevhid az gelmeye başlar. Onu manen doyuracak, kalbindeki ibadet etme arzusunu dindirecek bir deryaya dalmak istiyordu. Uzun yıllar sonra Cemil Efendi, babasının ibadete olan özlem ve aşkını görünce “Baba, her veliyi Cenabı Hak kerametler vermek suretiyle şereflendirdi, peki size ne verdi?” sorusuna Haydar Baba: “Cenabı Hak çocukluğumdan beri bana ibadet etmeyi ve ibadetlerimi sürekli arttırmayı nasip etmiştir, bana daha ne versin,” diyerek dile getirir. Şeyhini sık sık ziyarete giderek ondan tasavvuf ilmini ve adabını öğrenmeye çalışırdı.
Haydar Baba bir gün şeyhine: “Vermiş olduğunuz bu dersler, kalbimi masivadan temizleyip, maksuduma ulaştırır mı?” diye sorduktan sonra yanında getirdiği tasavvuf kitabını şeyhine uzatır. Şeyhi, kitabı inceledikten sonra vermiş olduğu dersin bir bağlantı olduğunu, dersi istediği kadar arttırabileceğini, Kuran ve Sünnet dahilinde tasavvufu yaşayabilmek için peygamber efendimizin, sahabelerin ve büyük evliyaların hayatlarını çok iyi öğrenmesi gerektiğini ve onların yaşadığı zühd hayatını örnek almasını tavsiye eder.
            Haydar Baba 18 yaşında iken babasının samimi dostu Kilevan (Köklüce) köyünden Yusuf Ağa’nın kızı Hatun’la evlendi. Bu izdivaçtan kızı Hayriye hanım dünyaya gelir. Ticaret hayatına bir arkadaşıyla ortaklaşa berber dükkanı açarak başlar. Haydar Baba dünya sevgisinin kalbine sirayet etmesinden korktuğu için akşamları kazançlarını ortağıyla bölüşerek, hissesine düşen paradan o günlük ihtiyacını gördükten sonra geriye kalan parasını fakirlere dağıtırdı. Ortağı, Haydar Baba’nın bu halini görünce her gün kazançlarının bir kısmını gizlice bir kumbaraya atardı. Haydar Baba’nın paraya çok ihtiyacı olduğu bir zamanda kumbarayı açarak ihtiyacını giderirdi. Eskişehir’e sürgün edilene kadar iş hayatı devam eder. Haydar Baba müşterilerini tıraş ederken İslam dininin emir ve yasaklarını anlatırdı. Güzel ahlaktan, veliyullahın hayatlarından kıssalar anlatarak, Allah (c.c.)’e kulluk görevlerini yerine getirmekten bahsederdi. Tarikat almak isteyenleri perde ile örttüğü dükkanın arka kısmına alarak tarikat dersi verir ve durumu müsait olanlara sakal salmayı tavsiye ederdi. Haydar Baba evinin bir odasını çilehaneye çevirerek, işten gelir gelmez çilehanesine çekilip günlerce yatağına uzanıp yatmadan sabahlara kadar ibadet ederdi. Seccadesinin üzerinde saatlerce dizlerini bozmadan tefekküre ve tezekküre dalardı.
            Haydar Baba, şeyhini sık sık ziyarete giderdi. Şeyhi, Haydar Baba’nın yine bu ziyaretlerden birinde kendisi için serilen yatakta yatmadığını görünce ; “Vücudun da istirahata ihtiyacı var.  Eğer gecenin bir kısmını istirahat ile geçirirsen, yaptığın ibadetten daha çok lezzet alırsın.” dedikten sonra, “Bizim dönemimizde iki evliya vardı, bunlardan biri ömrünün sonuna kadar inziva hayatı yaşadı, diğeri ise hem ibadet etti, hem de dünya nimetlerinden faydalandı. Bunlardan hangisinin manevi derecesi daha yüksektir.” diye sorar. Haydar Baba’dan şeyhim daha iyi bilir cevabını alınca “İkinci evliyanın manevi derecesi daha yüksektir.”der. Peygamber efendimizin, sahabelerinin ve büyüklerin hayatlarından örnekler vererek “Cenabı Hakka ibadet ve kullukla beraber ailen ve çocuğunla da ilgilen. Onlar, Cenabı hakkın sana vermiş olduğu emanetlerdir.” diye ikaz eder.
            Askere gitmek için hazırlık yaparken hanımı vefat ettiğinden dolayı kızı Hayriye hanımı kayın validesinin yanına bırakarak askere gider. Askerde de ibadet etmeye devam eden Haydar Baba, gündüzleri askerleri tıraş ederken, geceleyin tel örgüye yakın olan Çoban Baba adında bir zatın türbesinde gece yarısına kadar kuranı kerim okuyup ibadet ederdi. Adeta inziva hayatı yaşardı. Bölük komutanı, Haydar babaya askerliği boyunca çok nazik davranarak kolaylıklar sağlamıştır.                                                                                                       
            Askerlik dönüşü evlenmeyip Veysel Karani Hazretleri gibi çobanlık yapma fikrindeyken; “Evlen! Senden olacak evlatlar ümmet için hayırlı hizmetlerde bulunacak”, ikazından sonra ilk hanımının amcası kızı  Edebiye hanımla evlenir ve bu izdivaçtan Cemil ve Abdulkadir adında iki oğlu ile Zülfiye adında bir kızı olur.
            Haydar Baba hazretleri zaman geçtikçe kalbinde ibadet etme aşkı daha da artar, şeyhinden itikafa oturmak için izin ister. Böylece Şeyhi Hacı Baba ile beraber Palu’nun Sağuna köyünde ilk itikafına oturur. Bu itikafda, iki rüya görür.
            Haydar Baba hazretleri rüyalarını şöyle anlatır: “Birinci rüyamda, Murat suyunu geçmek için bindiğim sala bazı ipler bağlıydı. Su kenarında duran bazı kimseler, bu ipleri sallayıp, bağırıp çağırarak salın karşı tarafa geçmesini engellemek istediler. Ben ise onlara aldırmadan bütün gayretimle karşı tarafa geçtim. İkinci rüyamda ise; sırtımda içi, içli köfte ile dolu bir küp vardı. Palu’nun en işlek kavşağında oturdum ve sırtımdaki küpü yere koydum, gelen geçen insanlar köfteden almaya başladılar.”
            Gördüğü rüyaları şeyhine anlatınca, şeyhi rüyaları kendisine şöyle yorumlar; “Birinci gördüğün rüya; maksuduna kavuşmana mani olmak isteyenler, nefis, şeytan, mal, evlat, arkadaş, dünya vs.’dir. İnşallah sen bunlara galip gelecek ve saadet sahiline ulaşacaksın. İkinci rüyada gördüğün içli köfte ise tarikattır. Tarikat yolunda büyük hizmetlerin olacak ve insanlar senden çok faydalanacaklar.”
            Haydar Baba (k.s.) şeyhinden, bu itikafı kırk güne (çileye) tamamlamak için izin ister. Şeyhi, kendisinin de çileye oturmadığını söyleyerek bir yıl sonra beraber çileye oturmak için kendisine söz verir. Fakat Şeyh Hacı Baba kısa bir süre sonra hastalanır. Şeyhinin hasta olduğu haberini alan Haydar Baba hemen şeyhini ziyarete gider. Köye vardığında şeyhinin sürekli kendisini sorduğunu öğrenen Haydar Baba hemen huzura çıkar. Bir süre şeyhinin başucunda oturur. Şeyhi gözlerini açınca, Haydar babaya yanına oturmasını işaret eder. Şeyhinin elini öper. Şeyhi de Haydar babanın elini sımsıkı tutarak şöyle der: “Haydarım ben yolcuyum, her insan gibi ben de bu fani dünyadan ebedi aleme doğru göç kervanına katılıp maksuduma kavuşacağım. Elimden geldiğince Allah (c.c)’ın dinine hizmet etmeye çalıştım. Şimdi emaneti sana devrediyorum. Artık bu hizmet senin omuzlarında yükselecek. Mülazım Hasan Efendi’den aldığım kadiri silsilesinden sana verdiğim icazetle müritlerine sahip ol. Onları Kuran ve Sünnet yolundan asla taviz vermeden götür. Kuran ve Sünnet; senin ölçülerin ve hayat prensiplerin olsun. Peygamberlerin ve evliyaların yaşantısı sana ışık olsun. Sen çok zor bir dönemde görevi devralıyorsun. Karşına çok sıkıntı ve meşakkatler çıkacak, fakat senin bunların hepsinin üstesinden gelecek kabiliyetin olduğuna inanıyorum. Sana çok büyük görevler verilecek”, dedikten sonra; “Gökteki kutup yıldızını göstererek, işte senin yıldızın bu kadar büyük ve parlaktır. Bizden fırsat geçti. Yürü meydan senindir” der. Sonra şeyhi vefat eder. Haydar Baba şeyhinin vefatından sonra o gün sabaha kadar başında bekleyerek kuran okur. Bir ara uyur, şeyhi: “Haydarım uyan, bana kuran okumaya devam et” diyerek uyandırır.
Şeyhinin vefatından sonra Sağuna köyü camisinde arkadaşları Tarhanalı sofi Cuma ve şeyhinin oğlu Ömer efendi ile beraber oturdukları ikinci itikafa rağmen kalbindeki vesvese ve meşguliyet devam eder.         
          Üçüncü itikafını Tepecüklü Mehmet Baba’dan izin alarak gerçekleştirir. Haydar Baba gece gündüz Lailahe illallah kelime-i tevhidini çekerdi. Buna rağmen şeytanın hala kalbini meşgul ettiğini görünce, artık buna bir son vermek ister. Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in: “Cesette bir et parçası vardır, o sağlıklı oldu mu cesedin hepsi sağlıklı olur, o hastalandı mı cesedin hepsi hasta olur. Dikkat ediniz! O et parçası kalptir”, hadisi şerifini hatırlar. Bu hadisi şerifin ışığı altında kalbindeki hastalıkları silip atmak ve temizlemek için yedi gün yedi gece kelime-i tevhidi, kaya parçasına vurulan bir balyoz gibi, sağdan alıp ortada karar kıldıktan sonra, hızla sol memenin alt kısmında bulunan kalbin üzerine indirir. Haydar baba itikafın yedinci gününü şöyle anlatır; “İlahi aşkın doruk noktasına vardığım bir anda cezbe hali ile kendimi kaybettim. Uyandığımda bütün azalarımın kelime-i tevhide gark olduğunu gördüm.” Daha sonra Haydar baba bu itikaf için şöyle der: “Tepecüklü Mehmet Baba’nın manevi gölgesi hep üzerimizde oldu ve bu itikafla zikrin lezzeti kalbime yerleşti. Kelime-i tevhid kalbime  tam tesir ederek vücudumun bütün azaları lisana geldi.”
            Bu itikafla, ilahi aşk deryasına dalarak dünyalık olan her şeyi adeta görmez olur. Yunusun diliyle; Bana seni, gerek seni, diyerek nur-i ilahide nefsi yanarak kül olur.                                                                                                                     
            İtikaf sonunda kalbinde yeni fırtınalarla çileye oturma arzusu artmaya başlar. Maneviyatta Abdulkadiri Geylani hazretlerinden izin ister. Abdulkadiri Geylani hazretleri, Sağuna köyünde şeyhinin kabrinin bulunduğu camide çileye oturmasına izin verir. Fakat yaşı çok genç olan Haydar baba, tek başına oturabileceği yönünde izin almasına rağmen tarikatın inceliklerini, vesveseden kurtulmanın yollarını gösterip çalıştıracak, sahip olacak, manevi tecrübesinden istifade edebileceği bir mürşidin yanında oturmasının daha uygun olacağını düşünür. Sonra Palu’nun Mir Mehmet köyünden Hacı Cuma hocanın yanına varıp çileye oturmak için izin ister. Hacı Cuma hoca (k.s.) yaptığı istihare neticesinde evinin altındaki samanlıkta çileye oturmasına izin verir. Ayrıca Haydar Baba hazretlerine Nakşibendi tarikatının dersini vermeyi teklif eder. Haydar Baba da, Hacı Cuma hocanın  tarikat teklifini geri çevirmeyerek, Nakşibendi tarikatı ile de böylece tanışmış olur. Hacı Cuma hoca (k.s.) çok yaşlı olduğundan  -yüz yaşın üzerinde- Haydar Baba’nın yanına ancak birkaç gün ara ile uğrardı. Haydar Baba çilenin yirmi yedinci gecesine kadar gece gündüz çok az uyuyarak ve zamanının çoğunu kelime-i tevhid dersini çekerek geçirir, geriye kalan zamanını ise kaza, nafile namazları ve Kuranı kerim okuyarak değerlendirirdi. Bu geceyi Haydar baba hazretleri şöyle anlatır: “Zikrin vermiş olduğu lezzet bende doruk noktasına çıktı. Kalbim o kadar genişledi ki Kadiri tarikatının bütün üstadları kalbimde zikir halkası kurup Kelime-i tevhidi çektiler. Kalbimin parçalanacağını ve dayanma gücümün kalmadığını anlayınca, Kadiri evliyalarına teslim oldum, dedim. Bunun üzerine Abdulkadiri Geylani hazretleri postunu serdi, bende üzerine oturdum. Şeyh Nakşibendi hazretleri ise seccadesini sırtıma attı. Yeryüzündeki bütün evliyalar toplanmışlardı.”
            Çileye oturduğu  30.günü, Jandarmanın baskın yapacağı haberi alınınca Hacı Cuma hoca: “Evine git, on gün daha otur sonra çilen tamam olacak” demesine  rağmen, Haydar Baba evine gidip kırk gün daha oturur ve  ilk çilesini yetmiş güne tamamlar. Çile bittikten sonra şeyhi Hacı Cuma hoca tebrike gelerek, yanında getirdiği Nakşibendi tarikatı Halidiye kolundan hazırlamış olduğu icazetnameyi de vermek ister. Haydar Baba:“ Ben çileye icazet için değil kulluğumun gereğini yerine getirmek için oturdum” der. Hacı Cuma hoca, “sana icazet vermemi büyükler emir buyurdular, bunu kabul edeceksin”der. Haydar Baba Hazretleri, Kadiri tarikatı halifesi olmasına rağmen Nakşibendi tarikatının icazetini de kabul eder. Mana aleminde; Veysel Karani (k.s), Şeyh Ahmet Rufai (k.s), Mevlana Celaleddin Rumi (k.s), Mahmut Samini (k.s) hazretleri tarikatlarını yürütmek üzere izin verirler. Haydar Baba (k.s) ömrünün sonuna kadar Kadiri tarikatının bir halifesi olarak insanları hidayete çağırmıştır. İsteyenlere diğer tarikatlarıda vermiştir. Hacı Cuma hoca Haydar Baba için; “Haydara verilen asrımızda kimseye verilmedi, Haydar, Ulu Haydar” derdi.
 
İrşadı ve Halka Dönüşü:
 
            Haydar Baba zahir ve batında kemale erdikten sonra ıslah ve irşada (insanları yanlış hareketlerinden uzaklaştırıp doğru, hak yola çevirmeye) yönelmek ister. Fakat 1940’ların başında tek parti döneminin akıl almaz baskılarının yaşandığı o günlerde irşada başlamak kolay değildi. Üç gün üst üste Peygamber efendimiz rüyasına gelir ve irşada başlamasını emreder. Üçüncü gece rüyasında, Rasulullah (s.a.v)“ Kalk irşada başla! Senin başın Hasan-Hüseyin’inkinden daha mı kıymetli” ikazından sonra yanında bulunan bir zat; “Ben Hz.Ali’yim, Sana irşada başlama emrimi Peygamber efendimiz (s.a.v) veriyor. Ne tereddüt ediyorsun, Yürü meydan senindir. Her adımında seninleyiz.”buyurur. Haydar Baba bu ikazı aldıktan sonra irşada çıkar.
            İlk irşada Hoşmat köyünden başlar. Çok bereketli ve feyizli bir çalışmanın sonucunda çölün suya hasreti gibi, insanlar İslami değerleri öğrenmeye ve yaşamaya başlar. Ufak bir kıvılcım onların gönüllerini coşturur. Köy adeta bayram yerine döner. Erkek, kadın, çoluk çocuk herkes sokaklara dökülerek, yıllardır hasretini çektikleri, adeta menkıbelerde kalan İslami değerlere yeniden sahip olmanın mutluluğu ve aşkıyla, Haydar Baba’nın etrafında halkalar oluşturur. Haydar Baba (k.s), toplanan cemaate; Allah (c.c)’ın verdiği nimetlerden, kainatın ne kadar mükemmel bir düzen ve intizam içerisinde yaratıldığından bahsederdi. İnsanoğlunun Allah-u Teala’ya olan görevlerini anlatırdı. Sonra zikir yapılırdı. Büyük bir feyiz ile insanlar kendinden geçerken, çektikleri kelime-i tevhid sesi arşa kadar yükselirdi.      
            Ömrünün son yıllarına kadar Elazığ, Bingöl,  Malatya ve Anadolu’nun birçok yerlerini gezerek buralardaki müritlerini zikir ve sohbetlerle ibadete teşvik ederdi. Müritlerini, her yıl Ramazan ve Kurban bayramlarına on gün kala bayan ve erkeklerin ayrı ayrı yerlerde itikafa oturmaları için yönlendirirdi. Birçok müridi 20-30 sefer itikafa (inziva hayatında on gün boyunca ekmek ve sudan başka bir şeyin yenilip içilmesi yasaktır.) oturmak suretiyle büyük mesafeler katetmişlerdir. Bazı müritlerine günlük olarak okudukları kuran tilavetinin yanında Delâl-ı Hayrat (salavatı şerife) kitabını okumalarını da tavsiye ederdi. Gelen misafirlerden kadın, erkek, çocuk kim olursa olsun yakından ilgilenir, sohbet eder, maddi ve manevi ihtiyaçlarını giderirdi. Sohbetlerinde Kur’an ve sünnet çerçevesinde züht hayatı yaşamalarını, bunun da peygamberimizin ve sahabelerinin hayatı olduğunu,  Kur’an ve sünnet olmadan tasavvufun olamayacağını, ceviz misalinde olduğu gibi dışı olmadan içindeki lezzete ulaşmanın mümkün olamayacağını, dünyanın bir rüyadan başka bir şey olmadığını anlatırdı.        
          Haydar Baba hazretleri sürgün ve gözetim altında bulunduğu dönemlerde cihada ehil müritlerini ve halifelerini gayrete getirerek köylere irşada çıkmalarını sağlardı ve onlara şöyle hitap ederdi:“Cezalanmak istemiyorsanız bulunduğunuz çevrede sakalınızı süpürge edip insanların yüzünü Allah’a  döndüreceksiniz”. Haydar Baba(k.s.)’nın ilk dervişlerini molla Bahri efendi şöyle anlatır: Babanın müritleri zayıf, sivri külahlı, Allah ve Resulü’nden bahsedildiğinde ağlayan, yufka yürekli, onun hayatını örnek alan, halveti seven ve her yıl itikafa oturarak nefislerini arındırmaya çalışan kimselerdi.          Bunlarda, Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in sünnetini yaşamak isteyen ilk mutasavvıfların zühd ve takva hali vardı.

GÜZELLİKLERİ VE AHLAKI
 
Haydar Baba (k.s) yüksek ve üstün meziyetlerine rağmen son derece yumuşak başlı, alçak gönüllü, ağırbaşlı idi. Bir çocuk veya kız çocuğu bile konuşsa ayağa kalkarak din­ler, maddi ve manevi ihtiyaçlarını giderirdi. Fakirlerin, yoksulların yanına oturur, dertlerini dinlerdi. Haydar baba güzel ahlâklı, gönlü bol, üstün şahsiyetli, ince kalpli, sözüne ve sevgisine sadık biriydi. Azametine, üs­tün mevkiine ve derin bilgisine rağmen küçükleri gözetir, büyüklere saygı gösterir, selâm verirken önceliği bırakmaz, zayıf kimselerle beraber olur, fakir kimselere karşı alçakgönüllülükle hareket ederdi. Duaları makbul bir kimse idi. Bir ibret verici veya acınacak bir olay zikredilince hemen gözlerinden yaş boşanır, her zaman ve her an zikir ile meş­gul olurdu. Çok yufka yürekli idi. Güleç yüzlü, yumu­şak kalpli, ince ruhlu ve cömertti. İbadet ve mücahede de makamı çok yüksekti.
Çirkin sözlerde insanların en uzağı, hak ve doğruda ise insanların en yakını idi. Allah'ın haram kıldığı şeylere el uzatılınca celallenir, kendi nef­si için başkasına öfkelenmez, Rabbinin rızasının dışın­da kimseden öç almak istemezdi. Hiçbir dilenciyi eli boş çevirmez, hatta onlara sırtındaki elbiseyi çıkarıp vermesi gerekse verirdi. Açların karnını doyurmayı, ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçlarını gidererek masrafını çekinme­den vermeyi özellikle çok severdi.
Gelen misafirlere geniş sofra serdirir ve bizzat onlarla beraber ye­mek yerdi. Müritlerinin ve talebelerinin sözlerini sabırla dinlerdi. Herkes, onun meclisinde kendisine daha yakın, ondan daha çok kendisine kıymetli bir kimsenin olmadığını zannederdi. Müritlerinden gelemeyenlerin durumunu sorar, ona ne oldu diye endişe ederdi. İnsanlarla olan ilişkilerini sürdürmeye çok dikkat eder, kusurları bağışlardı. Birisi eğer bir mesele üzerine yemin ederse ona inanır, eğer işin iç yüzünü bilir de o kişinin yalan yere yemin ettiğinin farkında olsa bile gizler, yüzüne vurmazdı.                  
Haydar Baba hazretlerinin en önemli kerameti ölü gönülleri dirilt­mesi idi. Allah-u Teâlâ’nın onun kalbine teveccüh etmesiyle ve dilinin tesiriyle yüz binlerce insanın imanlı bir hayata sahip olmasına vesile oluyordu. Onun mübarek varlığı İslâm dini için bir bahar rüzgârı gibiydi. Bu rüzgâr kalplerin içinde­ki mezarlığa yeni can verirdi.
Haydar Baba hazretlerinin zikir ve sohbet mec­lislerinde insanlar, çok etkileniyorlardı. Katiller, yol kesiciler, sabıkalılar, büyük günah işleyenler tövbe ile müşerref oluyorlardı. İtikadı bo­zuk, inancı sapık olanları yanlış inancından vazgeçirip tövbe etmelerine vesile oluyordu.
 
  
SÜRGÜN HAYATI:
 
            Haydar Baba 1945 Yılında Kürüm köyü ile Habap köyü arasında Palu kaymakamı ile karşılaşır.  Başında şapkası olmadığı için Habap köyüne götürülüp ifadesi alındıktan sonra serbest bırakılır. Bir hafta sonra iş yerinden alınarak tutuklanır. Evinde buldukları icazetname, şeyhi Hacı Baba’nın hediye ettiği taç ve abası suç unsuru kabul edilerek Eskişehir ili Seyitgazi ilçesi Kırka nahiyesine sürgün edilir. Sürgün hayatının vermiş olduğu üzüntü neticesinde, eşi Edebiye hanım felç olur ve kısa bir süre sonra vefat eder. Sürgün hayatı iki yıl kadar sürmüştür. Kırka nahiyesinde Muhammet hoca ve ekmek pişiren bir kadın gördükleri rüyalarında, Askeri bir birlik tarafından korunan, kalabalık bir cemaat Kırka nahiyesine gelir. Birliğin başında bulunan komutan kendilerine şöyle der; “Ben Abdulkadiri Geylaniyim. Buraya getirdiğimiz bu halifemin bütün ihtiyacını siz karşılayacaksınız.” Hoca efendi sabahleyin çarşıya çıkınca ev halkıyla birlikte sürgün edilip gelen ve nahiyenin girişinde bekçi kulübesine yerleştirilen birinden bahsedildiğini duyar. Hoca efendi hemen bekçi kulübesine gider ve rüyada gördüğü zatla karşılaşır. Hoca efendi, Haydar babanın dışarıdaki işleriyle, ekmekçi kadın ise hanımının ev işlerinde yardım ederler. 1946 seçimlerinden sonra Palu’ ya dönüşüne izin verilir. Kırka'nın tanınmış ailelerinden Ahmet Feyzi efendinin dul kızı, kendisinden on yaş  büyük olan Satı hanımla evlenir. 
 
HACCA GİDİŞİ
 
          1952 yılında çok arzu ettiği mukaddes beldelere gitmek ister. Yakınları, gözetim altında olduğu için izin verilmeyeceğini, sınırlardan kaçak olarak giderse sıkıntı yaşayacağını söyleyerek bu fikrinden vazgeçirirler. Hacılar yola çıktıktan bir süre sonra, bu hasrete daha fazla dayanamayacağını anlayınca, o bölgeyi çok iyi bilen Hacı Rıza Tanrıverdi ile beraber Suriye üzerinden Lübnan’a giderler. Cidde’ye gemi ile gitmek üzere bilet alırlar. Fakat bir genç ısrarla gemi biletini iade ettirerek uçak bileti aldırır. Uçakla Arefe günü Cidde hava alanına inerek hazır bekleyen otobüslerle Arafat dağına çıkarlar. Gemi ile gelenler Arafat’a yetişemeyerek Hacı olamazlar. Günlerce yolda olmanın vermiş olduğu yorgunluk ve güneş çarpması neticesinde uzun süre hastalanır. Bir gece Beytullah’ın etrafındaki kumsalda huşu içerisinde otururken; (1980 yılından önce tavaf alanının dışı kumsaldı.) “Ya Rabbi aciz ve de zayıf bir kulunum. Beyti şerifini ziyaret  etmeyi nasip ettiğin için ne kadar şükretsem azdır. Bu fakir kulunu Beyti şerifin içerisine almak suretiyle şereflendir.”diye niyazda bulunur. Gözünü açtığında Beytullah’ın kapısının açık olduğunu görür. Hastalığından dolayı oturduğu yerden zorlanarak kalktı ve Beytullah’ın kapısından sarkıtılan, demir telden yapılmış merdivenden iki kişinin yardımıyla içeriye girerek Beytullah’ın dört duvarına doğru namaz kılar ve dua eder. Büyük ödüle layık olmanın mutluluğu ile coştukça coşar. Adeta aşkı ilahide yok olur. Büyük bir heyecan ve aşk ile Medine’ye ulaşır. Her şairin beytine yansıyan ve her aşığın en büyük arzusu olan, gül adıyla simgeleşen, rehberimiz ve önderimizin huzuruna vasıl olur.
Gün geçtikçe rahatsızlığı artarak güç ve takatten düşmeye başlar. Dönüş hazırlıkları yapılmaya başlandığında yerden kalkacak mecali kalmamıştır. Arkadaşı, onu arabaya kadar sırtıyla taşıyacak hamal aramaya başlar. Hamalların istediği ücreti verecek paraları yoktu. Bu durum karşısında kalbi çok daralır. Haydar Baba büyük bir hüzünle Cenabı hakka yönelerek şöyle dua eder; “Ya rabbi, eğer emri ilahi vaki olmuşsa ona teslimim. Yoksa beni bu halde perişan etme ve güç kuvvet ver”. Arkadaşı hamalla pazarlık ederken, vücuduna gelen kuvvetle yerinden kalkar ve arkadaşının şaşkın bakışları arasında eline aldığı çantasıyla arabaya doğru yürümeye başlar. Elazığ’a gelince tekrar hastalanarak 40 gün yatmıştır.
 
 
 
ELAZIĞ’A HİCRETİ VE VEFATI:
 
            Haydar Baba’nın 1978 yılı ilk aylarına kadar Elazığ’a göçle ilgili hiçbir düşünce ve hazırlık yoktur. Ocak ayı sonlarına doğru oğulları Cemil efendi Elazığ’ın Karakoçan ilçesinde ,Abdulkadir efendi ise Malatya tarafında irşatta bulunuyorlardı. Manevi âlemde evliyalar, Haydar babadan artık hicret etmesini isterler. Cemil ve Abdulkadir Efendiler irşattan geri çağrılırlar. Cemil efendi; bahar ayına kadar sabredelim, kışın ortasında göç edersek depremden dolayı sanılarak Palu’da panik yaşanabilir -o günlerde sürekli deprem oluyordu- endişelerini dile getirmesine rağmen, birçok hikmetlerin gizli olduğu hicret, dört gün içerisinde gerçekleşir ve Haydar baba Hazretleri Elazığ’a yerleşir.           
             Haydar Baba (r.a.) 1950’lerin sonlarında sarılık ve şeker hastalığına yakalanır. 1975 yılında ayak parmağında ortaya çıkan yara, şeker hastalığının yükselip-düşmesiyle, sağlık durumu vefatına kadar bazen iyi, bazen de kötü olarak devam eder. Haydar Baba (r.a.) yaranın iyi olması için Cemil Efendinin çaba harcadığını görünce şöyle der; “Oğlum! Kendini yorma, Bu yara iyi olmaz. Cenabı Hakkın bana hediyesidir. Vefatıma da bu sebep olacaktır”. Vefatından bir gün önce çok ısrar edilince doktor getirilmesine razı olur. Muayeneye gelen doktor, Hastanın kalbinin çok iyi çalıştığını, ölümcül bir durumun görülmediğini, derhal hastaneye kaldırılması gerektiğini söylerse de, Haydar Baba buna razı olmayarak şöyle demiştir “Beni rahatsız etmeyin Rabbimle baş başa bırakın” der. Tahlil için kan alınmasına bile razı olmaz.           
            Cemil Efendi Haydar Baba (r.a.)’nın son anlarını şöyle anlatır: Hastalığı çok şiddetlenmişti. Dudaklarına pamukla su vurarak ıslatıyordum. Sonra yüksek sesle zikir etmeye başladım. Babam gözlerini açtı, oğlum dedi; “Sen Lailahe İllallah demeyi bana mı öğretiyorsun. Beni meşgul etme. Ağzıma su vererek, yüksek sesle zikir yaparak dikkatimi dağıtıyorsun. Rabbimle arama girme. Beni onunla baş başa bırak. Ben huzurdayım” Sonra gözlerini yumdu. Bir süre sonra tekrar gözlerini açarak bana:”anladın mı?” diye sordu. Bende evet anladım ama geç anladım, dedim. Yeniden gözlerini yumdu. Göğsü kalkıp iniyordu. Kardeşim Abdulkadir Efendi, cemaatin beni sabah namazını beraber kılmak için çağırdığını söyledi. Ben, kendisine namazı kıldırmasını söyledim ve Yasin süresini okumaya başladım. İkinci sahifeyi okurken, babam aniden başını sağa doğru fırlatır gibi kıbleye doğru çevirdi ve baki aleme göç etti.
Allah ondan razı olsun, onu da razı kılsın. Şeyh Haydar baba hazretleri bu dünyadan göçüp gitti, ama arkasında İslâm davetçilerinden, ahlâk ve nefisleri temizleyip ter­biye eden bir kitle bırakarak gitti. 

 

             

Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam11
Toplam Ziyaret226759
Döviz Bilgileri
AlışSatış
Dolar3.75053.7655
Euro4.65614.6747
Hava Durumu
Anlık
Yarın
10° 10° 2°
Saat